Mülksüzler - Ursula K. Le Guin


Mülksüzler, Kitap Eylemi blogunun distopik kitaplar listesinde ilk sırada bulunuyormuş. Yani Eylem hanımın şiddetli tavsiyesi üzerine okuma listeme girenlerden.

Roman genel anlamda bilim kurgu olarak tanımlansa da fazlasıyla devlet yönetim şekillerine yönelik tanımlamalar ve eleştiriler içeriyor. Bu anlamda ideal dünya modeli arayışı içerisinde distopik bir dünya yaşamını da gözler önüne seriliyor.

Hikayemiz birbiri etrafında dönen Annares ve Urras gezegenlerini konu alıyor. Annares bereketsiz topraklara sahip, kuraklığın hüküm sürdüğü ve otoritenin olmadığı Odocuların yaşadığı gezegendir. Burada kimsenin mülkü yoktur. Tam anlamıyla anarşizm hüküm sürmektedir. Urras ise tam tersi. Bol ve bereketli topraklara sahip, otoritenin ve hiyerarşinin hüküm sürdüğü bir yerdir. Yani tam bir kapitalizm.  Her iki gezegende yaşayanlarda diğer gezegeni uydusu gibi görmektedir. Okur her iki gezegeni de, gezegenler arası yolculuk yapan Annaresli fizikçi ve devrimci Shevek'in anlatımıyla görmektedir.


Roman her anlamda birbirinin zıttı olan iki gezegenin karşılaştırılması gibi anlatılabilir aslında. Basit ve üstünkörü anlatım bunu gerektirir. Ancak eseri başyapıt yapan şey detaylarda saklı. Derinlere inildikçe bereket ve bolluk içinde yaşayan, devlet otoritesinin kusursuz işlediği Urras'da bile bireylerin aslında kendi seçimlerini yapamadıklarını yakalıyoruz. Kusursuz işleyen sistemlerde herkesin sistemin bir parçası olması gerektiği, hatta eksik parçayı tamamlama zorunluluğu olduğunu görüyoruz. Peki böyle bir dünya da birey özgün olabilmeyi, kendisi kalabilmeyi nasıl başarabilir?


Bir de Annares gibi kıtlığın hüküm sürdüğü, herkesin sefalet içinde yaşadığı ve otoritenin olmadığı dünya da yaşadığınızı hayal edin. Yani distopyayı dibine kadar yaşıyorsunuz ama çevrenize baktığınızda herkes eşit. Herkes kendisi olabilmiş. Herkes, herkes kadar değerli. 

Bireycilik mi yoksa toplumculuk mu? işte bütün mesele bu...

Roman bilim kurgu içerikli olması sebebiyle olsa gerek yazarın kendi tanımlamalarına alışmak biraz zaman alıyor. Bunun yanında çok fazla yapılan betimlemeler konudan kopmaya da neden oluyor. Bu anlamda kafa patlatarak okunması gereken zor bir kitap sayılabilir. Üstelik üç yüz küsür sayfa. Ancak baş kısımlarda zorlayan yazarın tanımlamalarına ve betimlemelerine alışıp her iki gezegeni de zihninize yerleştirdikten sonra zevk almaya başlıyorsunuz. Bu nedenle kitap herkese zevk vermeyebilir ama kitap kurtlarının zevk alarak okuyabileceğini düşünüyorum.

Bol kitaplı günler sizlerin olsun. Sevgiyle kalın... 

Mülksüzler, Kitap Eylemi blogunun distopik kitaplar listesinde ilk sırada bulunuyormuş. Yani Eylem hanımın şiddetli tavsiyesi üzerine ...

Bozkırkurdu - Hermann Hesse


Orta yaşların sonunda bir adam var. Kimdir, nedir tam olarak bilmiyoruz. Geçmişte eşi dostu var mıydı ya da şimdilerde nerelerdeler o da mechul. Yaşadıklarından çok iç dünyasına giriyoruz. Hayat onun için anlamsızlaşmış. Şizofren mi yoksa psikolojik bunalımlı olduğunu bir dönemini mi okuyoruz belli değil. Ama şunu biliyoruz. Adam yaşama amacını, sevincini, huzurunu kaybetmiş ve intiharın eşiğinde dolaşıyor.

Umutsuzluğun pençesinde kıvranan adamımız  sıradanlaşan günlerin birinde kendinden oldukça genç bir kızla karşılaşır. Dans etmeyi, eğlenmeyi kısaca yaşamayı öğrenir bu özgür kızdan. Her günün sabahında doğan güneş, adamımızın da dünyasını aydınlatmaya başlar...

Bozkırkurdu, blogsözlük kitap okuma grubunun 20. kitabı olarak karşıma çıktı. Ve okuduğum ikinci Herman Hesse kitabı. Fazlasıyla psikolojik bir kitap. Hani olayların puslu ama duyguların berrak anlatıldığı kitaplardan. 

Okumak için zinde bir beyin istiyor. Öyle yorgun, otobüste, düğünde ya da dernekte okunabileceklerden değil. Ama dinçseniz ve kitap okuma havasındaysanız sizi duygudan duyguya sürükleyecektir. Cümlelerin altını çizenlerdenseniz fazlasıyla çizik atacaksanız. 

Sokulgan biri sayılmazdı. İnsanlardan kaçardı. Değişik bir dünyadan çıkıp gelmiş bir yabancı, vahşi, ürkek bir yaratıktı. Onun , Bozkırkurdu’nun yalnızlığı, ‘bilinçli bir yalnızlıktı…

Keyifli okumalar.

Orta yaşların sonunda bir adam var. Kimdir, nedir tam olarak bilmiyoruz. Geçmişte eşi dostu var mıydı ya da şimdilerde nerelerdeler o ...

Otherlife (2017)


Yaşamaktan korktuğunuz heyecanları sanal gerçeklikle yaşamak ister miydiniz? 

Filmimiz Ren Amari (Jesica De Gouw) ile erkek kardeşinin derin dalış yaptığı bir geçmiş üzerine kurulu. Ren Amari'nin ısrarı üzerine ikinci kez dalış yapan erkek kardeş bu dalıştan çıkamaz ve beyin ölümü gerçekleşir. Büyük suçluluk duygusu içindeki Ren, kardeşini kurtarmak için babasının başlattığı ancak anlaşılmaz bir şekilde terk ettiği Otherlife projesine sarılır. Böylece insan beynine yüklenen sanal gerçeklikle, yanlış tercihi nedeniyle beyin ölümü gerçekleşen kardeşine aynı heyecanı yaşatıp doğru tercih yaptırarak kurtarmaya çalışacaktır. 


Ren projesi için sponsor desteğine ihtiyaç duyar ve bir arkadaşı ile birlikte Otherlife şirketini kurar. Buna göre sanal gerçeklikle heyecan yaşamak isteyenler için senaryolar yazmaya başlar. Yazılan her senaryo için geliştirdikleri yazıcıdan mürekkep benzeri bir sıvı çıkar. Bu sıvıyı gözüne damlatan kişi bir kaç dakika içinde o muhteşem heyecanı yaşayacaktır.


Projeden haberdar olan devlet yetkililerinin başka bir planı vardır. Suçluları ıslah etmek.  Böylece 1 yıl hapis yatması gereken kişi 1 dakika içinde o acıyı yaşayarak ıslah olup topluma kazandırılabilecektir. Ancak devlet yetkilileri projenin birden çok müebbet hapis cezası için de geliştirilmesini istemektedir. Ren projenin insan beyninin yaşadığı eşsiz deneyimlerle daha da geliştirilmesini amaçladığını ancak devletin projeyle insan beynini sınırlandırmayı amaçladığını düşünerek itiraz eder. Ve bir anda kendini denek olarak bulur... Filmi bitirmemek için anlatımı burada kesiyorum.


Otherlife yani Diğer Yaşam kurgusu ve öngörüsüyle beni fazlasıyla etkilemeyi başardı ve oldukça gerçekçi geldi. Bilim kurgu sevenlerin bayılacağını düşünüyorum.

Keyifli seyirler.

Son söz;  Antalya Expo fuarındaki çocuk bilim merkezi içerisinde gözlüklerle yapılan sanal gerçeklik salonu var. Benzer şekilde deneyimler sunuyor. Yine 9D film gösterimlerinin filmde anlatılmak istenenin ilkel hali olabileceğini düşünüyorum. Deneyimlemelerdeki zaman sorununu da çözerlerse işlem tamamdır. İki saatlik filmi bir dakika da bitirmek gibi.

Şimdilik eğlence sektörüne hizmet eden bu teknolojinin gelecekte filmin öngördüğü gibi ceza yöntemi olarak da kullanılıp kullanılmayacağını hep beraber göreceğiz.

Yaşamaktan korktuğunuz heyecanları sanal gerçeklikle yaşamak ister miydiniz?  Filmimiz Ren Amari (Jesica De Gouw) ile erkek kardeş...

Makale Özgünleştirme Nedir Arkadaş?

Özgün blog yazarı olmak vallahi zor. Hani yazmak zevktir hatta terapi gibi gelir insana ama o kısmı ayrı. Zevk için yazıyoruz, bu işten para kazanıp yatlar katlar almak gibi hayalimiz de yok. Ayrıca blog para kazandırmıyor diye yazmayı terk edene de rastlamadım. 

Tüm bu zevk ve hobi meselesinden özgün blogların yazılarını istediğiniz gibi kopyalayıp kendi site/blogunuzda kullanabilirsiniz sonucu çıkmaz. Bunu yapanlar varmış, yapmasınlar. Hatta blogdaki makaleyi bırakın komple blogu klonlayanlar varmış. Bu yazımda uyarmıştım hatırlarsanız. Bu durum iğrenç bir şey olsa da "benim yazımı nasıl çalarsın, pis hırsız" azarlarıyla muhatabınızı yerin dibine sokabiliyordunuz. 

Şimdi farklı bir şey yakaladım. Makale özgünleştirme diye bir şey. Yine sizin makaleniz kopyalanıyor ve yine hırsızın site ya da bloguna yapıştırılıyor ama bir farkla. Makalenizin içerisindeki bazı kelimeler anlam bütünlüğü bozulmayacak şekilde değiştirilerek. Böylece özgün bir yazı yayımlamış olacak.


Birileri üşenmemiş site kurmuş. Ben ilk gördüğümde yaklaşık 300 kelime hafızasıyla makalenizdeki kelimeleri hatta cümle sonlarındaki fiilleri otomatik değiştirebiliyordu. Ancak hayırseverin biri sever sistemin hafızasındaki kelimeleri sıfırlamış. Yine de siz sisteme değişmesini istediğiniz kelimeyi ve karşılığını yazarak kaydediyorsunuz. Örnek olması için kendi yazımdaki sadece dört kelimeyi değiştirerek özgünleştirdim. Elli kelimenin değiştiğini siz düşünün artık.

Bu sorunu nasıl çözeriz bilmiyorum ama ilk aklıma gelen eski yazılarınıza link vermek olacak. Umarım işe yarar.

Son söz olarak tekrar başa dönüyorum. Özgün blog yazmak zor azizim...

Sevgiler...

Özgün blog yazarı olmak vallahi zor. Hani yazmak zevktir hatta terapi gibi gelir insana ama o kısmı ayrı. Zevk için yazıyoruz, bu işten ...

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury


Kitap okumanın yasak olduğu bir toplum hayal edebilir misiniz? Yazar Ray Bradbury bunu 1951 yılında oldukça acımasız şekilde kurgulamış. 

İnsanların beyin yıkayıcı televizyon programlarını izlediği, düşünmenin ve kitap okumanın yasak olduğu gelecekteki bir toplumu konu alıyor hikaye. Toplumdaki itfaiye görevlileri yangın söndürmek yerine kitap yakmakta, itfaiye hortumlarından su yerine petrol akmaktadır.

Toplumun genel yapısının yanında hikaye itfaiyeci Guy Muntag' ın çevresinde özelleşiyor. 10 yıldır kitap yakan Montag işini iyi yapan ve amirleri tarafından sevilen biridir. Ancak günün birinde 17 yaşında hayatı sorgulayan genç bir kızla karşılaşır ve artık tüm hayatı değişir...

-İtfaiyecilerin uzun zaman önce kitapları yakmadığı ve ateşleri söndürdüğü doğru mu?
-”Ateşi söndürmek” mi? Kim söyledi bunu sana?
-Yaktığın kitapları hiç okumadın mı?

Hikayede aralara serpiştirilen mesajlarda kayda değerdi. Mesela televizyon programlarının edebiyatı öldürdüğü tespiti ayakta alkışlanacak türdendi.

Roman adını kağıdın tutuşma sıcaklığı olan 451 Fahrenheit'ten alıyormuş. Okuduktan sonra öğrendiğim bu bilgi acayip bir şekilde aydınlanmamı sağladı ve kitaba olan hayranlığımı artırdı. 

Son söz olarak kitabı blogunda şiddetle tavsiye ederek bende okuma isteği uyandıran Kitap Eylemi'ne teşekkür ederim. Sonrasında aynı şiddetli tavsiyeyi ben de size yapıyorum. Distopya türündeki bu kitabı, bu başyapıtı, bu şaheseri mutlaka okumalısınız.

Kitapla kalın...

Kitap okumanın yasak olduğu bir toplum hayal edebilir misiniz? Yazar Ray Bradbury bunu 1951 yılında oldukça acımasız şekilde kurgulamı...

Kehanetler Kitabı - Aytunç Altındal


Araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ı tv programlarında, özellikle illüminati benzeri gizemli açıklamalarıyla tanımıştım. Ancak ilk kez bir kitabını okudum. 

Türk İmparatorluğunun Yıkılışına Dair kehanetlerin bulunduğu kitap 1423 de doğduğu bilinen Bizanslı tarihçi Nicalous Chalcocondyles tarafından el yazması olarak yazılmış. Bu el yazmasında 17 kehanet ve 28 Osmanlı tablosu bulunmaktaymış. Kitap daha sonraları Fransızcaya çevrilmiş.

Yazarımızın kitabı edinme hikayesi de bir hayli ilginç. 1976 yılında, Zürih' de bir Yahudi-Mason' un el altından kitabı sattığını öğrenir ve yunanlı alıcılardan çok daha fazla para ödeyerek alır. Aytunç Altındal aslında geleceği Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği inancında olmasına rağmen o tarihteki öngörüleri merak eder. Ayrıca yazar havas ilmiyle kitapta geçen kehanetleri değerlendirme sürecinden geçirir.

Kehanetlerde geçen ve Osmanlı İmparatorluğunun içeriden çökeceği, sonrasında kurulan Türk imparatorluğunun 11. prensinin isminin 11 harfli olacağı (Abdullah Gül), 11. prens döneminde imparatorlukta büyük sarsıntılar yaşanacağı ve çökme sürecine gireceği öngörüleri birçok kişi tarafından hayretle karşılanmış.    



Yukarıda kitabın ilk figürünü görüyorsunuz. İşte buna benzer 16 tane daha figür, figürün epigramı, orijinal dildeki açıklaması ve Türkçe açıklaması bulunuyor. Bu figürden nasıl böyle bir açıklama çıkar konusunu anlayamasam da okurken zevk aldım.

İkinci bölümde ise Osmanlı tebaasının ve saray çalışanlarının kıyafetleri ve görevleri değerlendirilmiş.


Kitap içerik olarak günümüzden geriye bakıldığında sıradan gibi durabilir ancak yazıldığı dönem göz önüne alındığında oldukça etkileyici. Ayrıca okuru yormayan, sayfaları hızlıca çevireceğiniz bir kitap. Kehanet ve gizem meraklılarının severek okuyacağını düşünüyorum.

Hepinize bol kitaplı günler dilerim. 

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ı tv programlarında, özellikle illüminati benzeri gizemli açıklamalarıyla tanımıştım. Ancak ilk ...

Siddhartha - Herman Hesse


Kitap, blog sözlük okuma grubunun 19. kitabı olarak karşıma çıktı. 

Kitabı bitirdikten sonra bakındığım internet sitelerinden anladığım kadarıyla Siddhartha Guatama isimli birinin hayatını konu alıyormuş. Siddhartha Guatama nam-ı diğer Guatama Budha, Budizmin kurucusu oluyormuş ve oldukça kutsal bir kişilikmiş. Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemekle birlikte milattan önce 563- 483 yılları arasında yaşadığı tahmin ediliyormuş. Prens olarak başladığı hayatına saraydan uzakta kendini arayarak geçirmiş. 

Siddhartha, Kapilavustu şehrinde hüküm süren Sakya hanedanına mensuptur. Babası Suddhodana kendinden sonra oğlu Siddhartha'nın kral olmasını istemektedir. Ancak Siddhartha babasının tüm karşı çıkmalarına rağmen kendini arama yolculuğuna çıkar. Bu yolculuk sırasında bir çok öğreticiyle karşılaşır. Bedeni ihtiyaçlarını sıfırlamayı öğrenir. Sonrasında gelen ani değişimle tamamen nefsini doyurmaya odaklanır ve bu yaşantısından çok sonraları öğreneceği bir oğlu olur. Sonrasında gelen dinginlikle tekrar inzivaya çekilir...

Roman olarak okuduğum kitabın aslında biyografi olduğunu yukarıda bahsettiğim bilgi kırıntılarından anladım. Haliyle hayal ürünü sandığım Sidharta'nın hayatının aslında yaşanmış olduğunu öğrenmek, kitabın etkileyiciliğini fazlasıyla artırdı.

Belki garip bir benzerlik olacak ama Mevlana ile Şems-i Tebrizi'nin  çıktığı yolculukta da bedeni ihtiyaçları en aza indirmek vardı. Demek ki ruhu eğitmenin ilk kuralı bedeni dizginlemekten geçiyor.

Sonuç olarak, kendini ve mutluluğu arayan bir prensin biyografisi sizleri de fazlasıyla etkileyecektir.

Sevgiyle kalın.

Kitap, blog sözlük okuma grubunun 19. kitabı olarak karşıma çıktı.  Kitabı bitirdikten sonra bakındığım internet sitelerinden anla...

Kum ve Köpük - Halil Cibran


Halil Cibran ile daha öncesinde Fırtınalar kitabı ile tanışmıştım aslında. Fırtınalar kitabının ilk bölümündeki biyografisinde anlatıldığı kadarıyla saygı duyulacak zor bir yaşam sürmesine karşılık, Osmanlı'ya karşı yaptığı çalışmalarla ben de antipati uyandırmıştı. 

Bu tarihte kalan antipatikliği bir kenara bırakıp, Kum ve Köpük' ün içinde neler varmış merakıyla çevirdim sayfaları. Hikaye beklerken aforizmalarla karşılaştım. Hani şu twitter gibi, birbirinden bağımsız ve alakasız tespitlerin oluşturduğu cümlelerden oluşuyor. 

Ben e-kitap olarak okudum ve sadece 33 sayfaydı ama basılı haliyle 158 sayfadan oluşuyormuş sanırım.  İçerik olarak aşk yoğunlukta olmakla beraber hayatın her alanına dair tespitler var.

Otobüste, dolmuşta, yurtta, evde, yatarak, oturarak hatta amuda kalkarak bile yorulmadan okuyabileceğiniz bir kitap...

Sevgiyle ve bol kitapla kalın...

Halil Cibran ile daha öncesinde Fırtınalar kitabı ile tanışmıştım aslında. Fırtınalar kitabının ilk bölümündeki biyografisinde anlatı...

Leyla'nın Evi - Zülfü Livaneli


Leyla aslında Osmanlı paşası torunudur. Annesi savaş yıllarında işgalci bir İngiliz subayına aşık olur ve bu yasak aşktan hamile kalır. Hamileliği sırasında İngiliz subay düştüğü pusuda öldürülür. Sevdiğini kaybeden Leyla'nın annesi kendi canına kıymak ister ama karnındaki çocuğu düşünerek vazgeçer. Leyla'yı dünyaya getirdikten sonra da hayata veda eder.

Leyla her ne kadar paşa torunu olsa da yasak aşkın gayri meşru çocuğudur. Bu nedenle aile yadigarı köşkün bahçesindeki küçük evde yaşamaya mahkum olur. Köşk el değiştirse de kimse bahçedeki küçük evin sahibine dokunmaz. Ta ki sonradan görme zenginler köşkü satın alana kadar. Ömrünü uşaklık yaparak geçiren Ali Yekta beyin oğlu Ömer köşkü satın almış, bağlantılarını kullanarak Leyla için akıl sağlığı yerinde değildir raporu alarak onu kapı dışarı atmıştır. Mahallenin gençlerinden olan ve tam zamanlı gazeteci olmaya çalışan Yusuf olayı duyar duymaz haberleştirmek için gelir. Bir zamanlar hayranlıkla izlediği kadın sokakta kalmıştır. Onu yanına alarak fakirhanesine götürür. Ancak Yusuf'un beraber yaşadığı Almancı kızı Rukiye bu duruma çok sinirlenir. 

Ali Yekta bey ise artık bambaşka bir hayata atılacağı beklentisindedir. Ömrünü uşak olarak geçirse de hayat ona gülmüştür. Oğlu Ömer'e uzun uzun evdeki hizmetçilere nasıl davranması gerektiğini ve nasıl asil olunabileceğini anlatır. Ancak bilmediği bir şey vardır. Gelini Ali Yekta beyi köşkte istememektedir. 

Almancı kızı Rukiye de kimlik bunalımındadır. Sahne adı olarak Roxy' i kullanarak İstanbul barlarında sahne alan grubun solistliğini yapmaktadır. Yusuf ile beraber yaşamaktadır ve maddi olarak zordadır. Leyla'nın da o eve gelmesiyle durum iyice zorlaşacaktır. Ancak hamile kalmasıyla her şey bir anda değişir.

Blog Sözlük Kitap Okuma Grubunun 18. kitabı ve benim de okuduğum ilk Zülfü Livaneli kitabı. Bu nedenle yazarın tarzı böyle midir bilemiyorum. Ama hikayede olay örgüsü fazlasıyla arka planda. Karakterler ise dosta dert yanar gibi yanıbaşınızda. Bütün karakterlerle rahatlıkla empati kurabiliyorsunuz. Asaletle basitlik, vakur duruşla sonradan görmelik ancak bu kadar güzel karşılaştırılabilirdi.

Severek okuyacağınız kitaplardan.

Keyifli okumalar...

Leyla aslında Osmanlı paşası torunudur. Annesi savaş yıllarında işgalci bir İngiliz subayına aşık olur ve bu yasak aşktan hamile kalır...

Üç Aynalı Kırk Oda - Murathan Mungan


Lal Masallar kitabı ile tanıştığım Murathan Mungan yolculuğumu derinleştirme isteğiyle okudum Üç Aynalı Kırk Oda' yı. Çevresel etkilerden uzaklaşıp yazarı kendimce değerlendirme isteğiyle hiç bir araştırma yapmadan seçtim romanı. 

Kitap bir çok internet sitesinde "bir insanın Alice, Aliye ve Ali karakterlerine bölünmüş müthiş hikayesi" olarak tanımlansa da aynı bağlantıyı kurduğumu söyleyemem. Bana göre birbirinden bağımsız ama aynı duyguyu arayan, üç farklı dünya insanını konu olan üç güzel hikayeden oluşuyor.

Alice (Alis) Harikalar Diyarında

Alice, bir zamanlar porno filmlerde oynamış ancak sonrasında büyük hayran kitlesine ulaşmış ve büyük bir star olmuştur.  Bir gün sahnede konser verirken uzaylılar tarafından kaçırılır. Kaçıran uzaylı tüm dünyanın televizyon sistemlerine girerek uzun zamandır dünyayı dışarıdan gözlemlediklerini ve Alice'ye aşık olduğunu açıklar. Uzaylı uzun zaman önce Urfa'da yaşadığı dönemde yöre halkından öğrenmiştir kız kaçırmayı. Sevdiğin kıza kavuşma şansın yoksa kaçırırsın düsturuyla kaçırılmıştır Alice. Alice' nin menajerinin gözünde dolar işareti belirirken, dünya insanlarının kafası karışır. Uzaylıların bile aşık olduğu bir canlı olmanın gururuyla, bundan sonra her uzaylı istediği insanı kaçırırsa endişesi arasında bocalar zehir gibi çalışan kafalar. Alice ise hayatı boyunca eksikliğini hissettiği gerçek aşkı bir uzaylı da bularak tüm hücreleriyle yaşamaya başlar....

Aynalı Pastane

Aliye kenar mahallelerde bulunan küçük sıradan bir pastanede çalışmaktadır. Birbirini süzen gençler ve afra tafralarıyla dikkatleri üzerine toplamaya çalışan kokanalar. Her gün bir öncekinin tekrarı. Aliye parasızlıktan yeni elbiseler alamaz, istediğini yapamaz. Hayat her geçen gün biraz daha anlamsızlaşır. Sıradanlaşan günlerinin birinde Müştik ile tanışır. Müştik aseksüel bir pezevenktir. Aliye ile uzun uzun konuşmalar yapar. Ömrünün iki üç yılını feda ederek hayatını kurtarabileceğini anlatır. Yazar burada Müştik'i öyle güzel konuşturur ki insanın işi gücü bırakıp fahişe olası gelir. Doğal olarak Aliye' de bu yolu dener. Artık maddi sıkıntısı kalmamıştır ama içini kaplayan bir eksiklik giderek büyümektedir...

Gece Elbisesi

Ali ailenin en küçük ve tek oğludur. Annesi İstanbullu olmasına rağmen baba tarafı Mardinlidir ve Mardin de yaşamaktadır. Erkek çocuk olmanın tüm ayrıcalığından faydalanmaktadır. El üstünde tutulmaktadır. Ancak diğer çocuklarla oynadığı tüm oyunlarda kadın olmayı tercih etmektedir. Ayrıca Ali'nin cinsel tercihleri bununla da sınırlı değildir ve sapkınlıklara varan hayaller kurmaktadır. Anne durumu fark eder, falcılara bile gider...

Son söz: Yazarın okuduğum ikinci kitabı. Lal masallar kitabına göre daha cinsel içerikli ve sansürsüz. Hikaye örgüleri her iki kitapta da oldukça etkileyici. Ama bu kitap için şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hikayeler ağır başlıyor ve hiç bir şey olmayacakmış gibi giderken aniden girdabın içine sürüklüyor. Sizi alıp götürüyor. Yazarın zaman zaman sokak ağzı, ağır ve sansürsüz cinsellik anlatımları okuru daha da şaşırtıyor. Aslında küfür de olsa uzatmadan, eveleyip gevelemeden yapılan doğrudan anlatım amaca kolayca ulaşmayı sağlıyor. Bunu yanında kitabı yakın çevrenize tavsiye etme konusunda da soru işaretleri oluşturuyor.

Keyifli okumalar... 

Lal Masallar kitabı ile tanıştığım Murathan Mungan yolculuğumu derinleştirme isteğiyle okudum Üç Aynalı Kırk Oda ' yı. Çevresel e...

Westworld


Yakışıklı çocuk ve güzel kız etrafında çeşitlendirilmiş aşk dizilerinden sıkılanlar, farklı bir arayış içinde olanlar ve bilim kurgu severler doğru adrestesiniz.  İzlemekten zevk duyacağınız dizinin adı Westworld.

Westworld, batı dünyası anlamına geliyor. Aslında 1973 yılında bilim kurgu dalında film olarak yayımlanmış, sonra bir kaç kez dizi olarak denemiş ama tutmamış. Ekim 2016' dan itibaren HBO kanalında yayımlandıktan sonra izleyicinin dikkatini çekmeyi başarmış. İlk sezon 10 bölümden oluşuyor ve her bölüm yaklaşık 1 saatten oluşuyor. 2. sezonun ise 2018'de yayımlanması planlanıyor.


Dizi yapay zeka üzerinde çalışan bir şirketin insanlara sınırsız özgürlük sunması üzerine kurgulanmış. Şirket, yapay zekaya sahip ürettiği insan ve hayvan şeklindeki robotlarla vahşi batı benzeri sanal gerçeklik oluşturur. Robotlar tavır, davranış ve olaylara verdikleri tepkilerle insandan ayırt edilemez. Gerçek dünyanın zenginleri ise ödedikleri ücret karşılığında vahşi batıya konuk olurlar. Sınırsız özgürlükle istedikleri canlıya istediklerini yapabilirler.


Şirket zamanla daha çok kazanmak için sanal gerçeklik içindeki robotları her müşterisi için kullanmaya başlar. Yani şeklen kadına benzettiği robotun zeka, sinirlilik gibi temel özelliklerini belirledikten sonra ona bir rol belirler. Temel karakteristik özellikleri belirlenen bu robot, şirketin belirlediği her senaryoda kullanılır. Böylece şirket, robotun yazılımını tamamen yenilemek yerine hafızasını silerek ona yeni rol belirler.  Böylece bir olayda ev kadını olan robot farklı bir olay kurgusunda fahişe rolüne atanır. Ancak bu süreç tekrarlandıkça bazı robotlar silinen geçmişlerini hatırlamaya başlar.


Dizi, bilim kurgu türünde olmasına rağmen oldukça gerçekçi. Mesela birden canavara dönüşen insan robotlarla karşılaşmıyorsunuz. Aslında dikkatli bir izleyiciyseniz paralel evrenin nasıl olabileceği veya yaşamsal tecrübelere dayanan konularda da çıkarımlarda bulunabilirsiniz.

Dizi konusunun yanında sergilenen oyunculuklarla da fazlasıyla dikkatimi çekti. Özellikle oyuncuların duygu geçişleri çok etkileyici. Spoiller vermemek için kaçındığım bir sürü sürprizle dolu.

Yabancı dizi izlemeyi sevenlerdenseniz listenizin ilk sırasına almalısınız.

Keyifli seyirler dilerim.

Yakışıklı çocuk ve güzel kız etrafında çeşitlendirilmiş aşk dizilerinden sıkılanlar, farklı bir arayış içinde olanlar ve bilim kurgu se...

Yayınları Toplu Etiketleme veya Etiket Silme

Gerek tema değişikliği nedeniyle gerekse yılların verdiği birikimleri okuyucuya daha kategorize şekilde sunma arzusu nedeniyle etiketleri yeniden düzenleme isteği ortaya çıkabilir. Mesela yıllardır okuduğum kitapları "Kitap" etiketi altında toplamıştım. Ama blogumda yaptığım son değişikliklerle beraber bunu "Türk Edebiyatı ve Dünya Edebiyatı" olarak alt kategorilere ayırma isteği duydum. Keşke bu güne kadar çok daha fazla kitap paylaşımım olmuş olsaydı da "Polisiye, Felsefe, Siyasi, Bilim-Kurgu vb." alt kategorilere bölmüş olsaydım. Neyse...

Kitap etiketine sahip yayınları düzenlemek isterken bloggerin az bilinen bu özelliğiyle karşılaştım. Yoksa tüm yayınları açarak tekrar etiket düzenlemesi yapacaktım. Anlatıyorum.


Yukarıda gördüğünüz kayıt sayfasının sağ tarafta bulunan bölümünden düzenlemek istediğimiz etikete sahip yayınları seçiyoruz. İsterseniz etiket seçmeden düzenlemek istediğiniz yayınlarınızı tüm yayınlarınızın arasından da seçebilirsiniz.


Öncelikle düzenlemek istediğimiz yayınlarımızın sol tarafına tik koyuyoruz. Sonra üst kısımdan etiket işaretine tıklayarak menünün açılmasını sağlıyoruz. Seçtiğiniz yayınlarınıza daha önce kullanmadığınız bir etiket ekleyecekseniz, "Yeni etiket..." yazan yere tıklayarak açılan küçük pencereye etiketimizi yazarak onaylıyoruz. Eğer yayınımıza daha önce kullanmış olduğumuz bir etiketi ekleyeceksek listeden o etiketi bularak seçiyoruz. Yine seçtiğimiz yayınların tümünde bulunan bir etiketi iptal edeceksek yine listeden o etiketi bularak seçiyoruz.

Umarım anlatabilmişimdir. Keyifli bloglamalar.

Not: Son dönemde ana sayfada daha fazla yayın gösterme amacıyla yeni tema arayışı içine girdim. Bu süreçte, tema düzenlerken blogumda saçma sapan görüntülerle karşılaşmamışsınızdır umarım. Rahatsızlık verdiysem de kusura bakmayın. Bir de bana logo ayalasanız süper olur :)

Sevgiyle kalın

Gerek tema değişikliği nedeniyle gerekse yılların verdiği birikimleri okuyucuya daha kategorize şekilde sunma arzusu nedeniyle etiketleri ...

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig


Bir kadın var odanın içinde. Yanında ölü çocuğu yatmakta. Birazdan kendisininde öleceğini anlıyoruz mektuba başlarken. Son anında, yalansız ve tüm yalınlığıyla hayatını kağıda yazarak mektup gönderiyor benliğini adadığı adama. 

Daha çocuk denecek yaşta, yeni taşınan karşı komşusunu sevmiş. O'nun için her şeyini feda etmiş. Çapkın adamın tek gecelik sevgililerinden olmuş, hem de üç kez. Adamdan habersiz bir evladı bile olmuş...

Herkes için herkes olmak önemli değildir ama O' nun için herkes olmak acı verir insana. Stefan Zweig 55 sayfadan oluşan bu kısacık öyküsünde, biri için herkes olmaktan ileriye geçemeyen meçhul kadının mektubunu okutuyor bize. 

Kitabı önce Bir Tutam Karınca'nın blogunda tavsiye ettiği öyküler arasında gördüm. Sonrasında ise Senden Benden Bizden'in blogunda yazdığı inceleme yazısında gördüm ve okumaya karar verdim. Siz de ilk kez bu sayfada gördüyseniz okuma listenize almalısınız. Konu etkileyici, yazım dili akıcı. Okumaya başladığınız gün bitireceğinizden eminim.  

Sevgiyle kalın...

Bir kadın var odanın içinde. Yanında ölü çocuğu yatmakta. Birazdan kendisininde öleceğini anlıyoruz mektuba başlarken. Son anında, yal...

Kanlı Yarış - Blood Drive (+18)


Tamamıyla vahşet üzerine kurgulanmış distopya türünde bir dizi izlemeye var mısınız? Ama diziden bahsetmeden önce bol vahşet içeren dizi ve filmleri izlemekten hoşlanmıyorsanız ya da bu tarz şeyleri bünyeniz kaldırmıyorsa aman diyeyim bulaşmayın.

Dizi Haziran 2017 tarihinden itibaren Skfy kanalında yayımlanmaya başlanmış. 1. Sezon için 11 bölüm çekilmiş ve her bölüm 40-45 dk arasında. Biraz bilim kurgu, biraz fantastik biraz da doğa üstülük içeriyor. Afişte gördüğünüz baş rol oyuncularından Grace' ın (Christina Ochoa) fıstık gibi, Arthur Bailey'in (Alan Ritchson) de erik gibi kütür kütür olması siz de gençlik dizisi algısı oluşturmasın. İğrençlikle harmanlanmış vahşeti izlerken yaşayacağınız mide bulantısından dolayı hiç bir güzellikten etkilenmeyeceğinizden eminim. 


Vahşetin ana temayı oluşturduğu diziyi sayfamda paylaşmamın nedeni ise konusu. Yaşanan doğal felaketler nedeniyle dünya artık yaşanılamayacak bir yer haline dönüşmüştür. Kesimi yapılacak hayvan kalmamış, içme suyu tükenmiş ve petrol fiyatları artık insanların alamayacağı seviyelere ulaşmıştır. Los Angeles' de bir grup, insan kanıyla çalışan arabalar üretmiş ve 10 milyon dolar ödüllü yarış için en cani yarışçıları bir araya getirmiştir. Yarışı kazanmak için iyi araç kullanmak yetmeyecek, araçlarına yakıt bulmak zorunda da kalacaklardır.


Bu karmaşanın içinde büyüyen bir şirkette dikkat çeker; Heart Girişimcilik. Polis teşkilatından tutun da çikolata paketlerinin üzerine kadar her yerde armaları görülmektedir. 

Dizi de başrol oyuncularımız her bölüm farklı bir maceraya atılırlar. Bu yönüyle biraz Arka Sokaklar havası var. Görseller, özellikle de araç motorları ve kanlı sahneler oldukça iyi. Oyunculuklar sıradan ama kurgu ve dizinin süresi bölümün hemen bitmesine neden oluyor.  İlginç bir şekilde bir sonraki bölümü izleme isteği duyuyorsunuz. 

İyi eğlenceler.

Tamamıyla vahşet üzerine kurgulanmış distopya türünde bir dizi izlemeye var mısınız? Ama diziden bahsetmeden önce bol vahşet içeren di...

Öp O Kurbağayı - Brian Tracy


Ben kişisel gelişim kitaplarından uzak durmaya çalıştıkça onlar nasıl oluyorsa evimin içine girmeyi başarıyorlar. Başımı çevirdikçe gözümün önüne geliyorlar. Ön yargılarım var kardeşim, önüme duvar çekerek okuyorum bu tür kitapları. Bana gaz verip sokağa salmasını engellemeye çalışarak sayfalarını çeviriyorum. Neyse...

Kurbağa prens masalını bilmeyen yoktur sanırım ama yine de küçük bir hatırlatma yapalım. Beyaz atlı prensini arayan prenses göl kenarında gezerken kötü büyücünün kurbağaya çevirdiği prensle karşılaşır. Kurbağa prensese yalvar yakar kendisinin prens olduğunu anlatır. Prenses tüm cesaretini toplayarak o iğrenç kurbağayı dudağından öperek tekrar prensese çevirir ve mutlu mesut yaşayıp giderler. Evet konumuz cesaret...

Her ne kadar kişisel gelişim kitaplarına karşı ön yargılarım olsa da kitapta kayda değer bulduğum bir kaç konuyu buraya aktarmadan geçmemeliyim. Geçmişinizi, ebeveynlerinizi ve kendinizi affedin. Kin beslemeyin, kıskançlık yapmayın. Kötü bir şeyle karşılaşınca sorumluluğu üzerinize alın, hemen savunmaya ya da suçlamaya geçmeyin. Hayal kurun, geleceğinizi planlayın. Bu gün harcamayla bitiremeyecek kadar paranız olsa ne yapardınız? sorusunu cevaplayın. Gelecekte kendinizi nerede görmek istediğinizi hayal edin. Cesur olup kaybetmekten korkmayın. Bu arada kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile daha önde geliyormuş.

Sevgiyle kalın...

Ben kişisel gelişim kitaplarından uzak durmaya çalıştıkça onlar nasıl oluyorsa evimin içine girmeyi başarıyorlar. Başımı çevirdikçe gö...

Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo


Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Blog Sözlük Okuma Grubunun 16. kitabı. Grubun kitap seçkilerini kim yapıyor bilmiyorum ama gerçekten etkileyici kitapları listeliyorlar. Eğer sizin de hali hazırda kitap okuma listeniz bulunmuyorsa grubun listesini rahatlıkla takip edebilirsiniz. Pişman olmazsınız.

Victor Hugo kitabı 26 yaşında yazmış. Yazar 1829 yılındaki ilk basımına kendi ismini kullanmadan kısa bir ön söz yazarken 1832 yılındaki ikinci basımına uzunca bir ön söz yazarak idam cezasının neden olmaması gerektiğini anlatmış. 

Kitabı üç bölümde irdelemek mümkün. Ön söz kısmı, bir grup insanın toplanarak kitabın etkisinden ve zararından bahsettiği tiyatral bölüm ve bir idam mahkumunun idama giden sürecini okuduğumuz günlüğü.

Günlükten önce Bir Trajediyi Konu Alan Komedi başlığını taşıyan tiyatral bir bölüm bizi karşılar. Madam De Blinval, Şövalye, Ergaste, İçli bir şair, Bir filozof, Bir şişman adam, Bir zayıf adam, Kadınlar, Bir uşak, Birisi ve Genç kadın kendi aralarında kitabın ne kadar etkileyici ve zararlı olduğu hakkında konuşurlar. Aslında değerlendirmeleri çok yüzeysel ve cahilcedir. Ancak bu bölümü okurken bir an önce Bir Adam Mahkumunun Son Günü kitabını okuma isteği duyuyorsunuz. 

Kitabın asıl vurucu kısmı ise idam mahkumunun günlüğünü okuduğumuz kısım. İsmini ve suçunu bilmediğimiz bir mahkum mahkemede kürek cezası beklerken idamla cezalandırılır. Mahkum bu andan idamına kadar yaşadığı her şeyi yazar. Gardiyanların kendisine iyi davranmasından, papazın babacanlığından, son anda gelebilecek affedilme beklentisinden, bir fırsatını bulup kaçma isteğinden, kendisinin ölümünden sonra annesinin, eşinin ve kızının neler yaşayabileceğinden bahseder. Son ana kadar kurtulma ümidini hep korur.

Kitap 136 sayfadan oluşuyor ama çok etkili. Yazarın olayı birinci tekil şahısla yani ben yaşıyorum anlatımı insanın içine işliyor. Ve bu türde yazılan ilk roman özelliğini de taşıyor. Özetle, mutlaka okumalısınız.

Son Söz: Yazar ikinci basımındaki ön sözünde uzun uzun neden idam cezasının kalkması gerektiğinden bahsediyor. En önemli açıklaması ise idamın gerekçesi olamayacağıdır. Yani idam intikam için yapılıyorsa, intikam insanlığa yakışmayan bir duygudur ve ilkelcedir. Eğer idam ceza vermek için yapılıyorsa da cezayı sadece yaratıcı vermelidir. Ayrıca yazar devletlerin idam cezasını halkın içinde yapmayıp ya da sabahın erken saatlerinde kimse yokken yapmasını kötü bir iş yapan insanın gizliliğine benzetir. Yani devlet aslında idam cezasını uygularken hissettiği utançtan dolayı bu işi gizlice yapmaktadır. 

Benim açımdan çok karışık bir konu. Victor Hugo'nun taa o tarihlerdeki sunduğu gerekçeler halen güncelliğini koruyor. Bunun yanında mahkemelerin verebileceği yanlış hükmün idam cezasında düzeltilme şansı da kalmıyor. Üstelik ceza hukukunun amacı insanı ıslah etmek yani topluma kazandırmaktır. Bu açıdan bakıldığında da idamın ıslah etmek gibi bir amacı olmadığı görülüyor. Ama 10 günlük erkek bebeğe tecavüz eden ya da hiç bir şeyden haberi olmayan halkın arasına bomba koyan canilerle de aynı havayı solumak istemiyorum. 

Sevgiyle kalın...

Bir İdam Mahkumunun Son Günü , Blog Sözlük Okuma Grubunun 16. kitabı. Grubun kitap seçkilerini kim yapıyor bilmiyorum ama gerçekten et...

Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş


Bazı yazarlar olayları bazıları ise duyguları anlatır. Hasan Ali Toptaş duyguları anlatmayı seçenlerden. 

Yolda yürürken, parkta gezinirken ya da bir bankta otururken gördükleriyle sizi çok uzaklara götürebilir. Bu yolculuk kimi zaman zihinsel kimi zamanda duygusal araçlarla yapılır. Sayfaları çevirirken takım elbiseli adamın, oynayan çocukların, ayakkabı boyacısının, çöp toplayıcısının ya da eli yüzü kir içindeki dilencinin iç dünyasına girer, neler yaşadıklarını hayal edebilirsiniz. Ya da zar zor ayakta durmaya çalışan köhne bir gecekondunun yerinde yıllaaar yıllar önce hangi büyük komutanların, hangi cesur savaşçıların neler için can verdiğini düşünür de şaşar kalırsınız. Ve her şey bir anda anlamsızlaşıverir.  Yazar olay anlatmaz. Bir şeyler yaşanır gibidir, Alaaddin isimli biri aranır gibidir ama çok silik. Aynı anlatıdaki karakterler gibi. Var gibi ama aslında yok. Gerçeklerle hayali, duygularla düşünceleri iç içe geçmiş yalnızlığın zihninde yolculuktur aslında yapılan.

Kitap okumanın da zamanı olduğuna inananlardanım. Okuduğunuz kitabın etkisi sizin hazır olduğunuz kadardır. Öncesinde edindiğiniz okuma alışkanlıklarınız, bilgi ve birikiminizin yanında o anki duygusal durumunuzun da kitaba hazır olması gerekir. Eğer bu senkronizasyonu sağlayabilirseniz "yeme de yanında yat" mükemmelliğine erişebilirsiniz.

Duygusal bir yolculuğa çıkacak hazırlıkta olmamama rağmen Hasan Ali Toptaş ile tanışmış olmak için okudum kitabı. Okurken sıkılmadım. Akıcı bir dili var. Duygusal ve düşünsel yolculuklar da olabildiğince öğretici.

Keyifli okumalar.   

Bazı yazarlar olayları bazıları ise duyguları anlatır. Hasan Ali Toptaş duyguları anlatmayı seçenlerden.  Yolda yürürken, parkta g...

Yılanı Öldürseler - Yaşar Kemal


Törelerin her şeyden üstün olduğu yerler, yöreler vardır. Törenin yanında kanun, nizam hak getire... Yaşar Kemal'in Yılanı Öldürseler hikayesi de işte böyle bir yerde, Osmaniye'nin Hemite köyünde geçer. 

Köyde güzeller güzeli Esme isminde bir kız varmış. Ona bir bakan bir daha bakmak ister, gözünü alamayan her delikanlı hemen aşık oluverirmiş. Esme de köyün eşkıya delikanlılarından Abbas'a kaptırmış gönlünü. İki sevgili gizlice aşklarını yaşarken günün birinde Abbas, Esme'si için birini öldürür. Tam on bir yıl hapis cezası alır. Fırsat bu fırsat... Köyün gençlerinden Halil de yedi arkadaşıyla birlikte Esme'yi kaçırır ve ırzına geçer. Esme o kara günden sonra bir yıl, taaaa ki oğlu Hasan doğana kadar lal olur, kimseyle konuşmaz. Halil'in anası "zorla güzellik olmaz, bırak bu kızı dese" de Halil bırakmaz. Aradan tam on bir yıl geçer, Abbas tekrar köye gelir. İki aşık kaldıkları yerden devam ederler. Ama işler yine karışır. Bir akşam Abbas, Esme'nin evini basar ve yer sofrasında oturan Halil'i öldürür. Tabi ki Halil'in akrabaları da köylüden destek alarak köyün yakının da Abbas'ı yakalayarak öldürürler. 

Köyde herkes Halil'i Esme'nin öldürttüğüne inanmaktadır. Töre gereği Esme öldürülmelidir. Hasan daha küçüktür ama amcası Ali' de Esme gibi bir güzelliği öldürmeye kıyamaz. Esme'yi öldürecek kişi bulunamayınca herkes küçücük Hasan'ın üzerine gelmeye başlar. Tüm köylü Halil'in kanı yerde kaldığı için mezarında rahat uyuyamadığını, zebanilerin onu kedi, köpek, kertenkele, yılan kılıklarına sokarak eziyet ettiğini söylemeye başlar. Halil hortlak olmuş, Esme öldürülmezse kıyamete kadar hortlak olarak kalacaktır. O küçücük Hasan 9 yaşına geldiğinde artık baskılara dayanamaz ve leğende yıkanan anasını tabancayla öldürür. Tüm hayatı boyunca da bu acıyla yaşamak zorunda kalır.

Çocukluğumuzda izlediğimiz Türk filmleri gibi kitap. Hatta Türkan Şoray'ın başrolünü oynadığı filmi de çekilmiş. Ama benim söylemek istediğim, bir dönem klasikleşen "babanın ganını yerde koma oğul" repliklerin kitabın ağırlığını oluşturmasıydı. O kadar çok ki. İnanın Hasan'a yapılan baskı size yapılsa kanser olurdunuz. 

Kitabın bu kadar etkileyici olmasının nedeni de kaleminin gücü olsa gerek. Eee kalemi tutan el Yaşar Kemal olunca...

Keyifli okumalar...

Törelerin her şeyden üstün olduğu yerler, yöreler vardır. Törenin yanında kanun, nizam hak getire... Yaşar Kemal'in Yılanı Öldürse...

Müfettiş - Gogol


Müfettiş, Blog sözlük Kitap Okuma Grubu'nun bu ay içinde okumayı planladığı 15. kitabı. Acaba ne okusam arayışı içindeyken imdadıma yetişti. Böylece ilk kez komedya türünde bir piyes okudum. 

Hikayemiz Rusya'nın içlerinde, yozlaşmanın nirvanasını yaşayan bir ilçe de geçiyor. İlçenin kaymakamı, bulunduğu makama basamakları teker teker tırmanarak çıkan, güç peşinde koşan, orta yaşın son demlerini yaşayan biridir. Karısı ve kızı ise lüks peşinde koşan tiplerden. Hakim derseniz av meraklısı, özellikle av konusunda gelen rüşvetlere hayır diyemeyecek birisi. Artık hayal edin canım, kimsesizleri koruma kurumu müdüründen tutun postane müdürüne hatta ilçede ki iş adamlarına kadar herkeste var bir bozukluk. 

Günlerden bir gün kaymakamın eski dostlarından biri, gizli bir müfettişin ilçesini denetlemek için görevlendirildiği haberini uçurur. Kaymakam tutuşur ve ilçenin bürokratlarına o müfettişin bulunması, gerekirse rüşvet verilerek ikna edilmesi talimatını verir. Kısa bir araştırmadan sonra üç- dört gündür otelde uşağı ile beraber konaklayan İvan Aleksandroviç Hlestakov'un gizli müfettiş olduğuna karar verirler. Oysa Hlestakov yolculuğu sırasında parasını har vurup harman savurduğu için sıfırı tüketmiş, cebinde yemek parası dahi kalmayan sıradan bir memurdur. Kaymakam, gizli müfettişi (!) virane otelden kurtararak kendi konağına alır. Bir an olsun hürmet eksik edilmez. Hlestakov ise önce kendisine duyulan ilgiye şaşırır ancak daha sonra alışarak ilçenin ileri gelenlerini yolmaya başlar. Herkesten borç adı altında para alır. Özellikle içkili olduğu zamanlarda kendini olduğundan büyük anlatır. Kaymakamın konağında kaymakamın kızı ve eşi ile de yakınlaşır. Zavallı kaymakam başına talih kuşu konduğunu zannederek havalara uçmaktadır... 

Son kısımda Gogol, oyunu sahnelendikten sonra gelen eleştirilere kendisi cevap vermek yerine oyuna ek yazarak oyuncular aracılığıyla cevap vermiş. Bana çok zekice geldi. En son yaptığı ek ile de oyunu sahneleyen sanatçıların karakterleri anlayamadığından yakınarak ayrıntılı bir karakter analizi yapmış. Mesela oyuncuların  Hlestakov' u başta saf ancak sonraları fırsattan istifade eden bir yalancıymış gibi oynadıklarını (okurken ben de öyle hayal etmiştim) oysa Hlestakov' un çıkarcı biri olmadığını, çevresine zararı olmayan bol keseden atan ama hiç bir zaman yalan söyleme amacında olmayan biri olarak oynanması gerektiğini yazmış.

İlk kez bir oyun okuyorum ve nasıl eleştirilir bilmiyorum açıkçası. Ancak şunu söyleyebilirim. Roman okurken hikayenin karakterlerini zihninizde daha özgür canlandırabiliyor ve hikayenin içinde olabiliyorsunuz. Anlatı ile özdeşleşemeseniz bile sizinde bulunduğunuz bir ortamda yaşanan olaylara tanık oluyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Ama oyun öyle değil. Oyuncuların tipleri, karakterleri hatta kıyafetleri bile ayrıntılı bir şekilde tanımlanıyor. Sürekli diyalog okuyorsunuz ve arada bir perde kapanıyor, sahne arkasından sesler geliyor. Bu durum olayı değil oyuncuları izlediğinizi hatırlamanıza neden oluyor.

Sonuç olarak okumaktan keyif aldım. Bana piyesin de okunabileceğini gösterdi. Eğer siz de daha önce hiç piyes okumadıysanız Gogol' un Müfettiş' inden başlayabilirsiniz.

Sevgiler.

Müfettiş, Blog sözlük Kitap Okuma Grubu'nun bu ay içinde okumayı planladığı 15. kitabı. Acaba ne okusam arayışı içindeyken imdadım...

İttihat ve Terakki Cemiyeti - Kazım Karabekir


Kazım Karabekir Paşa'nın anılarını okumak isterken dönüp dolaşıp yine II. Abdülhamid' e geldim. Özellikle kendisini sağcı olarak tanımlayan kesim tarafından üzerine toz kondurulmayan, ileri görüşlülüğü ve zekasıyla hasta adamın ölümünü 33 yıl erteleyen lider.

1876 yılında amcası Abdülaziz tahttan indirildikten hemen sonra şüpheli bir şekilde ölür. Bu ölüm sonrasında abisi V. Murat tahta çıkar ancak 3 ay gibi kısa bir süre sonra ruhsal bunalıma girdiği gerekçesi ile o da tahttan indirilir. Bu olay sonrasında II. Abdülhamid taht değişimlerinde büyük etkisi olan Mithat Paşa ile Meşruti yönetimi ilan edeceği konusunda anlaşarak tahta çıkar. İlk iş olarak da Mithat Paşa'yı sadrazam yapar ancak 2 yıl sonra Kanuni Esasi' nin kendisine verdiği yetki ile Kanuni Esasi' yi rafa kaldırır ve Mithat Paşa'yı sürgüne gönderir. Bu tarihten sonra da istibdat dönemi olarak tanımlanan tek adam yönetimi başlar.

Kazım Karabekir Paşa işte bu istibdat yönetiminden başlayarak 31 Mart olayına kadar olan kısmı anlatıyor hatıralarında. Daha harp okuluna girmeden abisinin evlerine gizlice getirdiği kitaplardan II. Abdülhamid' e karşı yapılan gizli faaliyetlerden ve bu işin ne kadar tehlikeli olduğundan haberdar oluyor. Ancak abisinin telkinleri ile hiç bir faaliyete katılmıyor. Harp okuluna girdikten sonra ise kendisi gibi padişah karşıtları ile yakınlaşmaya başlıyor ve merkezi Selanikte bulunan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyetine giriyor. Harp okulunu ve Kurmay okulunu birincilikle bitiriyor. Sonrasında bir kaç arkadaşı ile birlikte cemiyetin İstanbul Şubesini açıyorlar. Güvenilir kişileri yemin usulü ile Cemiyete almaya karar veriyorlar. Katılmayı kabul eden kişilerin gözleri bağlanarak bilemeyeceği bir yere götürüyor, orada yemin töreni düzenleniyor ve tekrar gözleri bağlanarak mekandan uzaklaştırılıyorlar. Böylece her yerde bulunan II. Abdülhamid'in fedailerine yakalanmıyorlar. Bir süre sonra da Karabekir Paşa'nın emrinde cemiyetin fedai birliğini kuruyorlar.

Cemiyetin gizlilik yöntemlerini ve yemin usullerini tüm ayrıntılarıyla bu sayfada anlatmak mümkün değil. Ancak hatıratlardan Karabekir Paşa'nın II. Abdülhamid'i, Yıldız sarayına kapanmış, zorba, güvenilmez ve cahil biri olarak tanımladığını görüyoruz. Hatta padişahın tahttan indirilmesi gerektiğini düşünüyor. Ancak sonrasında II.Abdülhamid'e suikast düzenlemenin hem kendileri hem de cemiyeti için kötü sonuçları olabileceğini düşünerek vazgeçiyor. Asker kimliği ile yaptığı gezilerde Bulgarlar başta olmak üzere tüm grupların padişahın öldürülmesi ya da kendiliğinden ölümü sonrası için yoğun bir hazırlık içinde olduklarını ancak Türklerin herhangi bir hazırlığı olmadığını fark ediyor. Karabekir' in tespitlerine göre askerin elindeki silahlar eski, asker perişandır. Rüşvet her yerde alıp başını gitmiştir. Karabekir Paşa artık ordunun her biriminden güvendiği kişileri cemiyete alarak askeriye içinde yapılanmaya başlar.

II. Abdülhamid sarayının dibinde kendisine karşı gizli yapılanma olduğunu anladığında iş işten geçmiştir. Öyle ki Cemiyetin Selanik merkezinden gelerek padişahla görüşen heyet, Padişahın amcası gibi azledilerek öldürülmekten korktuğunu söylemektedir. Tarihler 23 Temmuz 1908' i gösterdiğinde 2. Meşrutiyet ilan edilir. Padişahın hafiyeleri 2. Meşrutiyeti padişahın lütfettiği propagandasını yayarken, İttihat ve terakkiciler ise bunun kendilerinin başarısı olduğu propagandasını yapmaktadır. Karabekir Paşa ise II. Abdülhamid' e kesinlikle güvenilmemesi gerektiğini, Padişahın gücü ele geçirince ilk fırsatta 1. Meşrutiyette olduğu gibi tekrar istibdat yönetimine geçeceğini savunmaktadır.

31 Mart Olayı - Yıldız Sarayı Çalışanları Tutuklanıyor

Tarihler 13 Nisan 1909 u (31 Mart 1325) gösterdiğinde gerici bir ayaklanma başlamış, Edirne'den hareket eden Karabekir Paşa Topçu kışlasını teslim almıştır.

Son söz; tarihi hatıratlardan okumak olayın tarafının neler düşündüğünü daha iyi anlamayı sağlıyor. Mesela Mustafa Armağan' ın Abdülhamid' in Kurtlarla Dansı kitabında anlatılan kurtlardan bazılarının milli mücadele kahramanlarından olduğunu öğreniyoruz ve kusursuz padişah profili sönüveriyor.

Eğer yakın tarihimize meraklıysanız bol dipnotlu ve ayrıntılı bir İttihat ve Terakki cemiyeti sizi bekliyor demektir. Üstelik neredeyse atılan her adımın kayda alındığı, isimlerin ve mekanların açık açık yazıldığı yakın tarih kitabı.

Keyifli okumalar...

Kazım Karabekir Paşa'nın anılarını okumak isterken dönüp dolaşıp yine II. Abdülhamid' e geldim. Özellikle kendisini sağcı olara...

Sevdalinka - Ayşe Kulin


Tarihler 1992 yılını gösterdiğinde Avrupa'nın göbeğinde, herkesin gözü önünde bir millete sadece dinlerinden dolayı soykırım uygulanıyordu. Tarihler 1996 yılını gösterdiğinde  1.600' ü çocuk 10.600 Boşnak hayatını kaybetmişti.

Aslında Sevdalinka, Boşnakça'da aşk şarkıları anlamına gelir. Ancak Ayşe Kulin, yaşanan acıları belgesel netliğinde anlattığı romanına da bu ismi uygun görmüş. Zaten tüm insanlığın televizyonlardan canlı yayında izlediği soykırımın iç yüzünü, tüm gerçekliğiyle ama kurgusal karakterler üzerinden anlatarak ölümsüzleştirmiş. 

Romanda yaşanan olayların kronolojik sırası bulunmuyor. Hikayemiz gazeteci Nimeta'nın ailesi ve yasak aşkı etrafında şekillenirken savaş çanlarının sesi de giderek yükselmektedir. Sonra birden göz göre göre gelen savaş çanlarının umursanmadığı dönemlerden 1190 lara, Hırvatların, Sırpların ve Boşnakların kökenlerine iniveriyoruz. Aynı ırktan gelen ve sevdalarıyla iç içe geçmiş üç milleti anlamaya çalışıyoruz. Boşnakların müslüman oluş serüvenlerini ve inatçılıklarını öğreniyoruz. Tekrar 1992' li yıllara döndüğümüzde yazarın tüm çıplaklığı ve ayrıntılarıyla anlattığı, ihtiyarların gözü önünde tecavüz edilip öldürülen 4 yaşındaki çocukları, kendi mezarlarını kazmak zorunda olan gençleri okuyunca kan beynimize sıçrıyor. İnsan, insanlıktan çıkınca ne kadar da canavarlaşıveriyormuş meğer. 

Sevdalinka, soykırımın boyutunu anlamak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap. 

Son söz olarak, tüm gücüyle ülkesini ve halkını savaşlardan uzak tutmaya çalışan, çiçekli bahçelerinde sevdalinkaların söylendiği bir ülke hayali kuran unutulmaz lider Aliya İzzetbeğoviç' i de rahmet ve saygıyla anıyorum.

Unutmayın, bu kitap okunacak...

Tarihler 1992 yılını gösterdiğinde Avrupa'nın göbeğinde, herkesin gözü önünde bir millete sadece dinlerinden dolayı soykırım uygul...

Yarı Yıl Raporu ( Mid-Year Book Freakout 2017)

Blog aleminde Mid Year Book Freak Out etkinliği varmış. Ben de bu sene esseve rin' in blogunda beni mimlemesiyle öğrendim. Aslında esseve blogunda etkinlik hakkında yeterli bilgiyi vermiş ama ben bu yazıdan başka bir yazıya gitmeye üşenirim diyenler için kısaca özetleyeyim. Etkinlik yıl ortasında yapılan ve 15 soru ile o yılın enlerini belirlemeye yarıyormuş. Şöyle ki blogunuza hasbelkader yolu düşen kitap severlere tavsiye listesi oluşturmak için mükemmel bir yol bence. Her ne şekilde olursa olsun kendine okuma listesi oluşturmak isteyenlere yol gösterebiliyorsak ne mutlu bize...



1- Şu ana kadar okuduğun en güzel kitap?

Karar vermekte çok zorlansam da tercihimi Alper Aksoy'un Kutlu Töre' sinden yana kullanıyorum. Kitapta bir Türk için örf, adet ve töre'nin ne kadar önemli olduğunu okurken, milliyetçilik duygularınız kabaracak ve özünüze dönme isteğiyle dolup taşacaksınız.

2- Şu ana kadar okuduğun en iyi devam kitabı?

Seri kitaplar ben de alerji yapıyor, okuyamıyorum. Cevap veremediğim için üzgünüm.

3- Okumak istediğin ama henüz okuyamadığın yeni çıkan bir kitap?

Yılmaz Vural'ın İnadım İnat kitabı. Aslında kitaptan çok beklentim yok ama ilginç bir karakterin tecrübelerini okumak hem eğlenceli hem de öğretici olacaktır. Özellikle futbol severler ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır.

4- İkinci yarıda çıkmasını çok beklediğiniz bir kitap?

Yok.

5-  Sizi hayal kırıklığına uğratan bir kitap?

Buket Uzuner' den Balık İzlerinin Sesi kitabı. Çok kötü bir kitap olmamasına rağmen yazarın Kumral Ada Mavi Tuna kitabından fazlasıyla etkilenmem nedeniyle beklentimin altında kaldı. 

6- Sizi şaşırtan bir kitap?

Thomas Mann' ın bir Hint Efsanesini anlattığı Değişen Kafalar kitabı gayet güzeldi. Sorgulamaları ve paradokslarıyla fazlasıyla etkileyecektir.

7- Favori yeni yazarınız?

Yok

8- En yeni kurgusal aşkınız?

Yok

9- En yeni favori karakteriniz?

Michael Ende' nin Momo kitabındaki, kitaba ismini veren Momo karakteri. Masalsı bir çocuk kitabı gibi görünse de fazlasıyla ders verici, etkileyici bir karakter.

10- Sizi ağlatan kitap?

Biz ona ağlamak demeyelim ama Uğur Mumcu'nun, Gazi Paşa'ya Suikast kitabındaki anlatılara üzüldüm. 

11- Sizi mutlu eden kitap?

Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey ve Rakım Efendi kitabı eğlenceliydi. Tavsiye ederim.

12- En beğendiğiniz kitaptan uyarlanan film?

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

13- Bu yıl yazdığın favori kitap yorumun?

Yine Uğur Mumcu'nun Gazi Paşa'ya Suikast kitabı. Fazlasıyla etkilendim bu kitaptan.

14- Bu yıl satın aldığın en güzel kitap?

Sanırım Talat ve Fitnatın Aşkı

15- Yıl sonuna kadar neleri okumak istiyorsun?

Okuyabilirmiyim bilmiyorum ama Kazım Karabekir' in kendi yazdığı Hayatım ile İttihat ve Terakki kitaplarını merak ediyorum.

Yalnız soruları cevaplarken zorlandığımı hissettim. Kim hazırladıysa saygıyla selamlıyorum.

Sevgiler...

Blog aleminde Mid Year Book Freak Out etkinliği varmış. Ben de bu sene esseve rin' in blogunda beni mimlemesiyle öğrendim. Aslında es...

Değişen Kafalar - Thomas Mann

İlk kez bir Hint Efsanesi okuyorum. Olaylar biraz sapkınca, duygularsa olabildiğince gururlu, pişmanlıklar içten ama her şey kaldığı yerden...  Gelin isterseniz üç arkadaşın kafa karıştıran efsanesine bir göz atalım.


Brahmanların yani soylu bir tüccar ailesinin oğludur Şridaman.  Nana ise Şridaman' a göre kast sisteminde daha alttadır ve bir demircinin oğludur. Hindistan'daki kast sisteminin aralarını bozamadığı iki dosttan bahsediyoruz. Bu arada okurumuz Şridaman'ı olabildiğince güzel yüzlü ama çelimsiz, yağlı ve biçimsiz vücutlu, aynı zamanda bilgili biri olarak, Nana' yı ise sivri burunlu ve biçimsiz yüzlü ancak her kadının hayal edeceği kaslı ve güçlü vücuda sahip biri olarak hayal etmelidir. 

Bu iki dost bir gün göl kenarında dinlenirken güzeller güzeli Şita'yı gölde yıkanırken görürler. Fazla uzatmayalım. Nana' da Şita'yı sevmesine rağmen Şridaman ile Şita'nın evlenmesine öncülük eder hatta her şeyi yapar. 

Aradan bir yıl kadar geçmiştir. Şita hamiledir ve ailesini görmek istemektedir. Şita'nın yetiştiği köye gitmek için Şridaman, Nana ve Şita uzun bir yola çıkar. Arabayı kullanan Nana yolu bilerek uzatmış bunu fark eden Şridaman ve Şita ise bu duruma sessiz kalmıştır. Yolda gördükleri bir tapınakta Şridaman dua etmek istediğini söyleyerek diğer ikilinin yanından ayrılır. Tapınakta dua ederken dostu ile sevgilisinin arasına girdiğini ve bu nedenle sevenlerin kavuşamadığını düşünerek eline aldığı bıçakla kendi boğazını keser. Bir insan kendi kafasını koparacak kadar nasıl kesebilir diye düşünebilir hatta inanmayabilirsiniz ama sevgi böyle bir şeydir işte. Dostunun geciktiğini düşünen Nana' da tapınağa gider ve korkunç manzarayla karşılaşır. Dostunun kafası kopmuş bedeni oracıkta kanlar içinde yatmaktadır. Nana, dostunun iki sevgiliyi rahat bırakmak için aralarından ayrıldığını anlar aynı vicdan hesabı ve sevgi gücüyle o da kendi kafasını keser. Endişelenen Şita' da ikilinin ardından tapınağa girer ve korkunç manzara karşısında bayılır. Kendine geldiğinde sevdiği iki kişinin yokluğunda yaşamanın anlamsızlığına hükmeder ve intihar etmeye karar verir. Ancak bu üzüntüye dayanamayan Karanlıklar Kraliçesi Kali, Şita'ya bir şans verir. Buna göre Şita kopan başları yerine yapıştırdıktan sonra bazı dini ritüelleri yerine getirmelidir. Şita iki sevgilisini tekrar hayata döndürmek için acele eder ancak bedenlerle başları karıştırmıştır. Şridaman'ın başını Nana'nın bedenine, Nana'nın başını ise Şridaman'ın bedenine yapıştırmıştır. 

Şridaman artık hem güzel yüzlü hem de atletik vücutlu olmuştur ve Şita'nın eşi olduğunu düşünmektedir.. Ancak Nana' da Şita'nın karnındaki çocuğun kendi bedeninden olduğunu yani Şita'nın eşinin kendisi olduğunu iddia etmektedir. Artık kimin Şridaman kimin Nana olduğuna karar vermek gerekecektir. Uzatmayalım. Bir bilgeye sorarlar. Bilge başın insan bedenindeki en önemli organ olduğuna ve başa göre karar verilmesi gerektiğine hükmeder. Sahi siz okurlar, başı aynı olan bir dostunuzun bedeni değişse anlayabilirmiydiniz yoksa sen kilo almışsın deyip geçermiydiniz? Ya da hatırlamaya çalıştığınız birinin neresine odaklanırdınız?

Şita artık hem güzel yüzlü hem de kaslı bir eşe sahip olmuştur. Ancak değişen kafalarla bedenlerin yaşam alışkanlıkları kaldığı yerden devam etmiştir. Böylece demirciliğe devam eden Nana'nın vücudu kaslanmaya, Şridaman' ın ki ise yağlanmaya başlar. Gel zaman git zaman Şita eski dostunun hasretine dayanamaz ve Nana'nın yanına gider. Şridaman' da haberi duyar duymaz Şita'nın peşine düşer. Üç eski dost tekrar buluşur. Burada erkekler bir kadını paylaşamayacaklarını, kadın ise aynı anda iki erkeğin olamayacağını fark eder. Ve o kararı verirler... 

Thomas Mann'ı ilk kez bu kitabıyla tanıdım. Okuruyla kurduğu empati, anlatımındaki dil ve üslubu fazlasıyla etkileyiciydi. Nobel edebiyat ödüllü yazarın kitabını okumaktan mutluluk duyacaksınız.

Keyifli okumalar.

İlk kez bir Hint Efsanesi okuyorum. Olaylar biraz sapkınca, duygularsa olabildiğince gururlu, pişmanlıklar içten ama her şey kaldığı yerde...

Gazi Paşaya Suikast - Uğur Mumcu

Her devrim kendi çocuklarını yer önce...

İstiklal harbi bitmiş yeni bir devlet kurulmuştur. Cumhuriyetin temelleri yerli yerine oturtulmaya çalışılmaktadır. Gazi Paşa Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa ise Başbakandır. Gazi Paşa 14 Haziran 1926 tarihinde İzmir'e seyahat planlamaktadır. Ancak İzmir valisi Kazım Bey'in Gazi Paşa'ya çektiği telgrafla suikasttan haberdar eder ve seyahatin ertelenmesini sağlar.


Plana göre suikast İzmir'in Kemeraltı semtinde yapılacaktır. Yoldan geçmekte olan Gazi Paşanın otomobiline, Lazistan Milletvekilliği ve İstiklal Mahkemesi üyeliği yapan Ziya Hurşit Bey'in kaldığı Gaffarzade oteli ile Gürcü Yusuf ve Laz İsmail'in bulunduğu otelin berber dükkanından bomba ve ateş edilecek, sonrasında ise suikastçılar yan sokakta otomobilde bekleyecek olan Çopur Hilmi ve Giritli Şevki tarafından kaçırılarak sakız adasına götürülecektir. Bu plan Giritli Şevki'nin 15 Haziran 1926' da yazdığı ihbar mektubuyla deşifre olur. Suikastta yer alacak kişiler ivedilikle yakalanır. 

Olayı yargılamak üzere Ankara'dan İzmir'e hareket edecek olan İstiklal Mahkemesi, 8 ay kadar önce kapatılan tüm Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin tutuklanmasına karar verir. Bunun üzerine istiklal harbinde üstün hizmetleri bulunan Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Bekir Sami Bey, Rüştü Paşa, Refet Paşa ve Cavid Bey tutuklanır. İsmet paşa iki eski dostun arasında kalmıştır. İstiklal Mahkemesi kararının milletvekili dokunulmazlığına aykırı olduğunu ileri sürerek Kazım Karabekir Paşa'yı serbest bıraktırır. Ancak Gazi Paşa buna sinirlenerek İsmet Paşa'ya gönderdiği telgrafta paşaların tutuklanmasının önemli olduğunu vurgular. İsmet Paşa ise eski dostunun mahkemede suçsuz olduğunun kanıtlanacağından emin olduğunu söyleyerek Kazım Karabekir Paşa' nın tekrar tutuklanmasına göz yumar. Planın öğrenilmesinden hemen sonra tutuklanan Sarı Efe Edip Bey'in ifadesinde, suikastın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası merkezinde planlandığını söylemesiyle olay İttihat ve Terakkiperverciler ile Kuvay-i Milliyecilerin hesaplaşmasına dönüşür. Böylece devrimde hak iddia eden bir çok kişi tasviye edilir.



Burada önemli bir dipnotu da paylaşmalıyız. İstiklal Mahkemeleri tamamen mahkeme heyetinin KANAATİNE göre karar verecektir. Bu kanaat, önce 10 yıl hapse mahkum ettiği iki kişinin itirazı üzerine idam edilmelerine neden olacaktır. 

Yargılama sonucunda paşalar beraat ederken 13 kişi idama mahkum edilir. Gazi paşa bu davadan sonra eski silah arkadaşlarının tekrar gönlünü almaya çalışır ve Çankaya köşküne davet eder. Tüm kırgınlığına rağmen davete katılan Kazım Karabekir Paşa'nın erken ayrılacağı Gazi Paşa'ya söylenmez. Kazım Karabekir'in kendisiyle görüşmeden ayrıldığını öğrenen Gazi Paşa'da kırılır. Daha sonrasındaysa Kazım Karabekir'in İstiklal Harbimizin Esasları yazı dizisi nedeniyle aralarındaki ipler yine gerilir. Kasım 1938'de Gazi Paşa tekrar Kazım Karabekir'i görmek ister ama bu istek hiç bir zaman Kazım Karabekir Paşaya iletilmez.


Davanın sonuçlarını, suçlamaları, savunmaları ve idam mahkumlarının son sözlerini ayrıntılarıyla okumak ve kaynakçalarıyla birlikte araştırmak isterseniz kitabı mutlaka okumalısınız. Hala tam olarak aydınlanamaması ve tartışmalı kararlarıyla yakın tarihimize damga vuran olayı güvenilir bir kaynaktan okumak isteyenler için başucu kitabı niteliğinde.



Keyifli okumalar...   

Her devrim kendi çocuklarını yer önce... İstiklal harbi bitmiş yeni bir devlet kurulmuştur. Cumhuriyetin temelleri yerli yerine oturtul...

Mim - Elimin Gitmediği Kitaplar



KİTAP GÜNEŞİM taaa uzun bir süre önce yaptığı mimde beni de mimlemişti. Ancak yaşam şartları insana ertelemeyi öğretiyor bazen. Neyse, gel zaman git zaman mimi cevaplamak bu güne kaldı. Kusura bakmasın.

Mim adından da anlaşılacağı üzere okumakta zorlandığımız kitapları açıklamamızı istiyor. Ama ben küçük bir değişiklik yaparak okumakta zorlandığım türleri açıklayayım.

SERİ KİTAPLAR : Açlık Oyunları, Taht Oyunları, Alacakaranlık ya da Grinin Elli Tonu. Adı ne olursa olsun, istediği kadar best sellerden düşmesin başlayamıyorum. Ben de birine başlayınca diğerlerini de okumak ZORUNDAYMIŞIM hissi oluşturuyor. Kendimi ödev yapıyormuş gibi hissediyorum. Bir kaç denemem oldu ama ilk kitapta kaldı.

ŞİİR KİTAPLARI: Yav şiir dediğiniz fon müziği eşliğinde dinlenir, youtube videolarında izlenebilir, güzel kartpostalların ya da resimlerin üzerine yazılarak paylaşılabilir ama kitap olarak okunmaaazz. Sahi siz nasıl okuyorsunuz?

FOTO ROMANLAR: Basıldıklarından bile haberim yoktu. Bir zamanlar gazetelerde görürdüm ve herhalde insanlara okuma alışkanlığı kazandırmak için romanları görselleştiriyorlar diye düşünürdüm. Ama kardeşim geçen bir blogda foto roman eleştirisi gördüm kendimden utandım. Resimle yazının uyumundan tutun konuşma baloncuğunun büyüklüğüne, bu büyüklüğün romanın orijinaline sadık kalıp kalmadığına... daha neler neler. Bir ara almayı bile düşündüm ama ülkemiz bu konuda yetersizmiş ve romanlar biraz pahalıymış anladığım kadarıyla. Anlayacağınız öylece kaldı yani.

Son söz olarak; siz bana bakmayın, ne bulursanız okuyun...

Sevgiler...

KİTAP GÜNEŞİM  taaa uzun bir süre önce yaptığı mimde beni de mimlemişti. Ancak yaşam şartları insana ertelemeyi öğretiyor bazen. Ney...

Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan


"Otuz yıllık film restore edilerek yeniden sinema izleyicisiyle buluşuyor" haberlerinden sonra dikkatimi çekti roman. Ömrü hayatında üç roman yazmış Yusuf Atılgan'ın daha önce okuduğum Aylak Adam romanından sonra haberin de etkisiyle sarıldım ikinci kitabına. 

Romanımız bize Zebercet isimli bir otel işletmecisinin hayatının son demlerini anlatıyor. Zebercet babasının ölümünden sonra devraldığı Anayurt Otelinde, hizmetçi bir kadınla birlikte yaşamaktadır. Geçen günler birbirinin kopyası gibidir. Amaçsız, heyecansız ve sıradan. Bu alışılmış hayat günün birinde otele güzel ve yalnız bir kadının gelmesiyle değişir. Kadın 1 gece kaldığı otelden ayrılırken köye gideceğini ve bir hafta sonra geleceğini söyler. Kadına vurulan Zebercet için artık hayat anlam kazanmaya başlamıştır. Bıyığını keser, güzel kıyafetler alır ve kadını beklemeye başlar. Ancak beklenen kadın bir türlü gelmemektedir. Bu bekleyiş Zebercet'in iç dünyasında yavaş yavaş yıkıma sebep olmaya ve cinsel sapkınlığa dönüşmeye başlar. Bir gece hoşlanmamasına rağmen hizmetçi kadınla cinsel deneyimini yaşar. Sonrasında da horoz dövüşü izlemeye gittiği sırada tanıştığı ve beraber sinemaya gittiği bir delikanlıya yakınlaşır ancak cesaret edip oteline davet edemez. Bu sırada otelinin daimi müşterilerinden olan kendisiyle sürekli konuşan emekli subayın da otelden ayrılmasıyla Zebercet tam bir boşluğa düşer. Artık otele müşteri kabul etmemeye başlar. Kısa bir süre sonra da emekli subay zannettiği adamın Afrika' ya kız kaçıran bir suçlu olduğunu öğrenir.  Romanı okumayı düşünen arkadaşlarım için daha fazla spoiler vermeden anlatımı burada kesiyorum.

Roman sadece olay örgüsü penceresinden okuyan okur için fazlasıyla sapkınca, saplantılı ve kasvetli gelebilir. Üstelikte özendirilmemesi gereken bir sonla bitmesi de cabası. Ancak psikolojik roman okuduğunun farkında olan okur apayrı bir manzarayla karşılaşacaktır. Kasvetli ve tekdüze bir hayat süren Zebercet'in amaçsız ve anlamsız hayatında bir dala tutunma çabasıyla karşılaşacak, her çırpınışta biraz daha batacak, altında ezildiği yalnızlıkta kendi kendisini yargılayacak ve cezalandıracaktır. İşte bu dumanlar içindeki soluk hayat okurun ürpermesine ve Anayurt Otelinden bir an önce kaçmak istemesine neden olacaktır.

Kitabı bitirdikten sonra filmini de izledim. Olabildiğince kitaba sadık kalınmış. Ancak yapım eski, dolayısıyla görüntü kalitesi kötü ve sürekli diyaloglardan oluşması nedeniyle yavaş ilerliyor. Ekşın seven izleyiciler için film boğulmanıza neden olabilir.

Sevgiyle kalın. 

"Otuz yıllık film restore edilerek yeniden sinema izleyicisiyle buluşuyor" haberlerinden sonra dikkatimi çekti roman. Ömrü ...

Havvanın Yedi Kızı - Bryan Sykes


1994 yılında İtalya Alplerinde buzulların içinde donmuş bir ceset bulunur. Buz adamı inceleyen genetikçiler cesedin 5000 yaşında olduğunu tespit ederler ve ona Otzi ismini verirler. Bu güne kadar bulunmuş en yaşlı cesetlerden biri olan Otzi artık genetikçiler için araştırma konusu olmuştur. Ve geçmişten günümüze taşıdığı bilgiler titizlikle incelenecektir. Otzi görevini yerine getirir ve araştırmacıların mitokondriyal DNA nın kalıtımsal olarak sadece anneden çocuklarına geçtiğini keşfetmelerini sağlar. Bu aslında günümüzün erkek egemen toplumunu sarsacak bir bilgidir. Kız çocuk doğurmanın kadının yetersizliği (!) olduğunu düşünen erkek Y kromozomunun kendisinden geldiğini öğrendiğinde ilk şokunu yaşamıştı aslında. Şimdi ise neslin erkek çocuk üzerinden devam ettiğini düşünürken aslında sadece anneden gelen bir genin nesilden nesle aktarıldığını yani biyolojik soy ağacının annelere dayandığını öğrenerek ikinci şoku yaşayacaktır. 

Bu bilgiden yola çıkan araştırma ekibimiz Otzi' nin küçük küçük küçük torunlarından birinin günümüzde İngiltere'de yaşadığını ortaya çıkarırlar. Artık araştırmanın seyri değişir. Genetik bilimi kullanılarak Avrupa'nın soy ağacı hazırlanmaya başlanır. Çeşitli bölgelerde yaşayan insanlardan toplanan DNA örneklerinden insanlığın başlangıç noktasının Afrika olduğu ve günümüz Avrupa yerlilerinin yedi kadının soyundan geldiği sonucuna varılır. Katrina, Helena, Ursula, Velda, Jasmine, Tara ve Xenia olarak isimlendirdikleri annelerinin en yaşlısının 45 bin, en gencinin ise 10 bin yaşında olabileceğini hesaplanır. Aklınıza kendi dönemlerinde yaşayan tek kadın bunlar mı? diye bir soru gelebilir. Tabi ki hayır. Diğer kadınların nesilleri bir yerlerde kesilmiş olmalı.

Ön araştırma yapmadan okumaya başladığım kitaplardandır Havva'nın Yedi Kızı. Bu nedenle okumaya başlamadan önce ve ilk sayfalar çevrilirken oldukça gizemli bir bilim kurgu romanının içinde bulunacağımı hissettim.  Fakat öyle değilmiş. Oxford Üniversitesi genetik profesörü Byran Sykes yaptığı bilimsel araştırmaları kitabında anlatmış. Anlatırken de tez ya da bilimsel bir makale gibi değil de anılarından bahsedermiş gibi yazmış. Böylece ders çalışıyormuş hissine kapılmadan okuyorsunuz.  Kitabın hikayeleştirilmiş bölümleriyle de asırlar öncesinde bilinmedik bir tarihe, ilkel insanların arsına gezintiye çıkıyorsunuz.. 

Konu ilginizi çektiyse çok fazla zorlanmadan okuyabileceğinizi düşünüyorum. Yine de bazı bölümleri zorlayarak ilerliyor, hazırlıklı olun. 

Son olarak yazıyı buraya kadar okumayı başaran arkadaşım. Belki 5 bin yıl öncesine kadar gidebilir ama muhtemelen biz akrabayız :)

Not: Öncelikle kendimin olmak üzere hepinizin babalarınızın günün kutluyorum. Eğer hayattalarsa lütfen onlara çiçek almayın, yemeğe götürün

Sevgiyle kalın... 

1994 yılında İtalya Alplerinde buzulların içinde donmuş bir ceset bulunur. Buz adamı inceleyen genetikçiler cesedin 5000 yaşında olduğ...