19 Haziran 2017

Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan


"Otuz yıllık film restore edilerek yeniden sinema izleyicisiyle buluşuyor" haberlerinden sonra dikkatimi çekti roman. Ömrü hayatında üç roman yazmış Yusuf Atılgan'ın daha önce okuduğum Aylak Adam romanından sonra haberin de etkisiyle sarıldım ikinci kitabına. 

Romanımız bize Zebercet isimli bir otel işletmecisinin hayatının son demlerini anlatıyor. Zebercet babasının ölümünden sonra devraldığı Anayurt Otelinde, hizmetçi bir kadınla birlikte yaşamaktadır. Geçen günler birbirinin kopyası gibidir. Amaçsız, heyecansız ve sıradan. Bu alışılmış hayat günün birinde otele güzel ve yalnız bir kadının gelmesiyle değişir. Kadın 1 gece kaldığı otelden ayrılırken köye gideceğini ve bir hafta sonra geleceğini söyler. Kadına vurulan Zebercet için artık hayat anlam kazanmaya başlamıştır. Bıyığını keser, güzel kıyafetler alır ve kadını beklemeye başlar. Ancak beklenen kadın bir türlü gelmemektedir. Bu bekleyiş Zebercet'in iç dünyasında yavaş yavaş yıkıma sebep olmaya ve cinsel sapkınlığa dönüşmeye başlar. Bir gece hoşlanmamasına rağmen hizmetçi kadınla cinsel deneyimini yaşar. Sonrasında da horoz dövüşü izlemeye gittiği sırada tanıştığı ve beraber sinemaya gittiği bir delikanlıya yakınlaşır ancak cesaret edip oteline davet edemez. Bu sırada otelinin daimi müşterilerinden olan kendisiyle sürekli konuşan emekli subayın da otelden ayrılmasıyla Zebercet tam bir boşluğa düşer. Artık otele müşteri kabul etmemeye başlar. Kısa bir süre sonra da emekli subay zannettiği adamın Afrika' ya kız kaçıran bir suçlu olduğunu öğrenir.  Romanı okumayı düşünen arkadaşlarım için daha fazla spoiler vermeden anlatımı burada kesiyorum.

Roman sadece olay örgüsü penceresinden okuyan okur için fazlasıyla sapkınca, saplantılı ve kasvetli gelebilir. Üstelikte özendirilmemesi gereken bir sonla bitmesi de cabası. Ancak psikolojik roman okuduğunun farkında olan okur apayrı bir manzarayla karşılaşacaktır. Kasvetli ve tekdüze bir hayat süren Zebercet'in amaçsız ve anlamsız hayatında bir dala tutunma çabasıyla karşılaşacak, her çırpınışta biraz daha batacak, altında ezildiği yalnızlıkta kendi kendisini yargılayacak ve cezalandıracaktır. İşte bu dumanlar içindeki soluk hayat okurun ürpermesine ve Anayurt Otelinden bir an önce kaçmak istemesine neden olacaktır.

Kitabı bitirdikten sonra filmini de izledim. Olabildiğince kitaba sadık kalınmış. Ancak yapım eski, dolayısıyla görüntü kalitesi kötü ve sürekli diyaloglardan oluşması nedeniyle yavaş ilerliyor. Ekşın seven izleyiciler için film boğulmanıza neden olabilir.

Sevgiyle kalın. 

18 Haziran 2017

Havvanın Yedi Kızı - Bryan Sykes


1994 yılında İtalya Alplerinde buzulların içinde donmuş bir ceset bulunur. Buz adamı inceleyen genetikçiler cesedin 5000 yaşında olduğunu tespit ederler ve ona Otzi ismini verirler. Bu güne kadar bulunmuş en yaşlı cesetlerden biri olan Otzi artık genetikçiler için araştırma konusu olmuştur. Ve geçmişten günümüze taşıdığı bilgiler titizlikle incelenecektir. Otzi görevini yerine getirir ve araştırmacıların mitokondriyal DNA nın kalıtımsal olarak sadece anneden çocuklarına geçtiğini keşfetmelerini sağlar. Bu aslında günümüzün erkek egemen toplumunu sarsacak bir bilgidir. Kız çocuk doğurmanın kadının yetersizliği (!) olduğunu düşünen erkek Y kromozomunun kendisinden geldiğini öğrendiğinde ilk şokunu yaşamıştı aslında. Şimdi ise neslin erkek çocuk üzerinden devam ettiğini düşünürken aslında sadece anneden gelen bir genin nesilden nesle aktarıldığını yani biyolojik soy ağacının annelere dayandığını öğrenerek ikinci şoku yaşayacaktır. 

Bu bilgiden yola çıkan araştırma ekibimiz Otzi' nin küçük küçük küçük torunlarından birinin günümüzde İngiltere'de yaşadığını ortaya çıkarırlar. Artık araştırmanın seyri değişir. Genetik bilimi kullanılarak Avrupa'nın soy ağacı hazırlanmaya başlanır. Çeşitli bölgelerde yaşayan insanlardan toplanan DNA örneklerinden insanlığın başlangıç noktasının Afrika olduğu ve günümüz Avrupa yerlilerinin yedi kadının soyundan geldiği sonucuna varılır. Katrina, Helena, Ursula, Velda, Jasmine, Tara ve Xenia olarak isimlendirdikleri annelerinin en yaşlısının 45 bin, en gencinin ise 10 bin yaşında olabileceğini hesaplanır. Aklınıza kendi dönemlerinde yaşayan tek kadın bunlar mı? diye bir soru gelebilir. Tabi ki hayır. Diğer kadınların nesilleri bir yerlerde kesilmiş olmalı.

Ön araştırma yapmadan okumaya başladığım kitaplardandır Havva'nın Yedi Kızı. Bu nedenle okumaya başlamadan önce ve ilk sayfalar çevrilirken oldukça gizemli bir bilim kurgu romanının içinde bulunacağımı hissettim.  Fakat öyle değilmiş. Oxford Üniversitesi genetik profesörü Byran Sykes yaptığı bilimsel araştırmaları kitabında anlatmış. Anlatırken de tez ya da bilimsel bir makale gibi değil de anılarından bahsedermiş gibi yazmış. Böylece ders çalışıyormuş hissine kapılmadan okuyorsunuz.  Kitabın hikayeleştirilmiş bölümleriyle de asırlar öncesinde bilinmedik bir tarihe, ilkel insanların arsına gezintiye çıkıyorsunuz.. 

Konu ilginizi çektiyse çok fazla zorlanmadan okuyabileceğinizi düşünüyorum. Yine de bazı bölümleri zorlayarak ilerliyor, hazırlıklı olun. 

Son olarak yazıyı buraya kadar okumayı başaran arkadaşım. Belki 5 bin yıl öncesine kadar gidebilir ama muhtemelen biz akrabayız :)

Not: Öncelikle kendimin olmak üzere hepinizin babalarınızın günün kutluyorum. Eğer hayattalarsa lütfen onlara çiçek almayın, yemeğe götürün

Sevgiyle kalın... 

11 Haziran 2017

Gezinti

Yaklaşık bir ay kadar önce hem ziyaret hem ticaret tadında küçük bir gezintiye çıktım. Bu gezinti sırasında dikkatimi çeken bir kaç hususu da sizinle paylaşmak istedim. Olur ya bir gün sizinde yolunuz düşerse ya da gezmek isterseniz aklınızın bir köşesinde bulunsun.

Kastamonu ve Etliekmeği

Soğuk bir şehir denince aklınıza Erzurum geliyorsa siz de bendensiniz. Ama artık aklınızda bulunsun. Kastamonu' da bu konuda hatırı sayılır derece de titretme gücüne sahip. Ankara'dan kısa kollularla çıktığımız bu yolda ürperti titreme karışımı bir soğukla karşılaştım. Soğukluğunu bir kenara bırakırsanız ya da sıcak bir dönemde giderseniz, Gökırmak'ın bir kolu olan Karaçomak deresi kenarına kurulmuş şirin mi şirin bir şehir karşılaşacaksınız demektir.  


Bu şehirde gittiğiniz her lokantada size meşhur etli ekmeklerini tavsiye ediyorlar. Üstelik içi pastırmalı olanda varmış. Grubumuzdaki arkadaşlardan birinin kesinlikle tavsiye etmemesine rağmen tadımlık bir tane istedik. Karşımıza resimde gördüğünüz gibi bir şey geldi. Meğer bizim gözleme dediğimiz şeye Kastamonulular etli ekmek diyormuş. Çok yağlı ve yoğun bir soğan tadı geliyor. Sonuç olarak, güzel bir yemek ziyafeti çekmek isteyen için tavsiye etmiyorum.

Çorum ve İskilip Dolması

Son dönemlerde Google tarafından dünyanın merkezi olarak işaretlenmesi haberleriyle gündeme gelen ve dünyanın merkezi olduğunu kanıksayan bir şehir Çorum. Kastamonu'ya göre biraz daha gelişmiş ve deniz görmeyen tek karadeniz şehridir.


Çorum'a sık sık gitmeme rağmen İskilip Dolmasını ilk kez yedim. Özünde bulgur pilavının üzerine tiftiklenmiş etle servis ediliyor. Sindirimi kolaylaştırmak için de sirke suyuna salatalık doğranarak yapılan cacık benzeri ikramları var. Herkes için ayrı tabakta servis edilse de bunun usulü ortadan yemekmiş. Çorbası, helvası ve ayranıyla tam bir ziyafet. Yolunuz düşerse mutlaka tadına bakın..

Mevlana Müzesi Çevresindeki Esnaf Sorunsalı

Memleketim diye söylemiyorum ama benim memleketimin önemli sorunlarından biridir. Öncesinde yani müzenin ön tarafı ağaçlıkken hem dilenci tayfası hem de garip garip tiplerin turistleri rahatsız ettiğine defalarca şahit olmuşumdur. Bu sorun müzenin ön tarafında yapılan ve müzenin uzaktan görünürlüğünü artıran düzenlemeyle çözülmüş gibi duruyor. Ancak bu kez de çevre esnafın nasılsa bir daha gelmez mantığıyla fahiş fiyat çekmesi ve etik olmayan davranışları fazlasıyla rahatsız edici. Yerel televizyonlarda bile tartışmaya açılan bu konuda bir arpa boyu dahi yol alınamadığı görülüyor. Buradan yetkililere sesleniyorum...

Lykia World Otel - Antalya


5 yıldızlı otel Side' de. Çevresinde başka otel olmaması başlıca artılarından. Çocuklar için ayrı yemek bölümü ve aqua parkı mevcut. Havuzları, aqua parkı ve kumsalı güzeldi. Ancak bir ay öncesi için hazırlığını tam olarak tamamlayamamış bir otelle karşılaştım. Türk hamamı olarak tanıttıkları yerin neredeyse banyodan farkı yoktu. Temizlik ve yemeklerde sorunlar vardı. Umarım düzeltmişlerdir. Bu arada en önemli konu, rezervasyon yapacaksanız her şey dahil paketi üzerinden yapın. Yoksa attığınız her adım için ekstra para ödemek zorunda kalırsınız.

Sevgiyle ve sağlıcakla kalın...

14 Mayıs 2017

Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli - Umay Umay


Umay Umay' ın okuduğum ilk kitabı Bütün Çocuklar Şüpheli. Adından da anlaşılacağı gibi insanın içine işleyen duygu yüklü şiirsel bir kitap. Fon müziği eşliğinde hayal kurmak gibi. Güzel ama yetmiyor. Yetmiş küsür sayfalık kitap bir anda bitiveriyor. 

Bu kez anlatmak yerine alıntılarla baş başa bırakıyorum sizi. Daha fazlası kitapta.

Keyifli okumalar.

İnsan bir pinpon topuna, bir parça jelatine, taş zemini örten kilime, vaatlere, yalanlara, iç çekişlerine inanabilir. Ve bir insan bütün bunlar için, belki sadece biri için ölebilir... Kabul etmiyorum!!! Orada oluşunun hiçbir mantıklı sebebi yok. Alışamadıkça çubuk kraker yiyorum. Rüyalarımızdaki dünyada yaşasaydık, burası özlediğin sokaklar derdim. Belki o zaman düşleri gerçek yapabilirdik.
Budistler, Himalayalar,da İnternet Kafe açmışlar. Dünyanın her yeriyle ama hiçbir keşif duygusu taşımadan iletişim kuruyorlar. Artık çok uzak yerlerin, asla dokunamayacakları yakınlıkların peşindeler. Onlar da bu büyük palavranın parçası oldular. Kavramları yeniden tartışmamız gerekecek. Rüyaları, kabusları, adaleti, yalnızlığı. Ne kadar basitse, o kadar çok ve uzun tartışmamız gerekecek. Yani Atilla, benim deli ve iyi olma şansım bitti... Belki tek şansım, bana içerde başka bir hayat olduğunu anlatman. Kızgın parmaklarınla boncuklar, kitaplar, kelebekler, resimler gönderip o ormanda devrilen ağacı haman.
Bu gece ağlamak ve şiir yazmak yok. Dışarıya çok az çıkıyorum. Bazen yeni cd,lere bakmak için, bazense umutlandığım bir film için. Sokakta hiçbir gerçek tek başına dolaşacak kadar cesur değil. Sokaklar ne dediği anlaşılmayan hayallerle dolu. Varacakları hiçbir yer yok. Zaten bir yer aramıyorlar. O yüzden eğildikleri bir alın yok. Ağlamaya utanacakları bir şiir yok.

13 Mayıs 2017

Demokrasi Öldü Mü? - Jose Saramago


E Kitaplarımın arasında uzun süredir bekliyordu Demokrasi Öldü Mü? Ancak siyasi içeriklerden köşe bucak kaçmaya çalışmamdan dolayı bu güne kadar tercih etmemiştim. Sonunda dayanamayarak, bu kadar romanın arasına bir tane de okurunu düşündüren kitap sıkıştırmalıyım düşüncesiyle tıkladım kitabın üzerine.

Demokrasi Öldü Mü? basılı yayın olarak 160 sayfalık bir kitapmış ancak google play'de 116 sayfalık e kitap olarak karşımıza çıkıyor. İçeriği tam olarak şöyle;

Platon; Devlet
Andre Bellon; Demokrasi Kavgaları
John Berger; Neredeyiz
Jose Saramago; Adaletten Demokrasiye
Bertrand Russel; Politikada Kuşkuculuk
Özdemir İnce; Cumhuriyet Demokrasi Laiklik
Voltaire; Karıncaların Demokrasisi
Jean Paul Sartre; Her İnsan Herkes Karşısında Her Şeyden Sorumludur
Wayne Price; Aşırı Demokrasi Olarak Anarşi
F. A. Hayek; Demokrasi Nereye Gidiyor?
Robert A. Dahl; Neden Demokrasi?
Tage Lindbom; Demokrasi Miti

Yunanlılar tarafından bulunan ve günümüzün en ideal yönetim şekli olduğu düşünülen demokrasinin de handikapları yok mudur? Mesela demokrasiyle yönetilen 100 kişilik bir köyde yaşadığımızı hayal edelim. Köylülerin bir kısmı köyün aşağı kısmına yol yapılması gerektiğini savunarak halk oylamasına gitmek istiyor. Ben ve sizin gibi bir kısım insanlarda yol için o bölgenin uygun olmadığını düşünüyoruz. Gönül ister ki alınacak kararlar herkesin kabulü ile çıksın. Ama  olmuyor ve oylama sonucunda 80 kişi teklifi kabul ediyor. Böylece bizimle beraber kalan 20 kişi de yanlış olduğunu düşündüğü halde ve kendiyle çelişmesi pahasına o yolun yapımında çalışmak zorunda kalıyor. Azınlıkta kalan 20 kişinin itirazını kabul etsek? Bu kez de 80 kişinin hakkını yemiş olacağız. Aslında demokrasi için bu küçük bir sorun. Asıl sorun, seçilmişlerin diktatörleşmesini nasıl engelleyeceğiz?  Teoride meclisin, seçilmişi denetlemesi yoluyla bunun önüne geçilmesi öngörülmüş. Peki ya meclis çoğunluğu da seçilmişin tarafındaysa? Zaten sonuçlar çoğunlukla bu yönde olduğu için, pratikte meclisin seçilmişi etkili bir şekilde denetlemesi imkansız duruyor. Son çare olarak da seçilmişin temel insan hakları sınırlarını aşmaması beklenir. Ancak bir çok iktidar temel insan hakları sınırlamalarını bile kendi iktidarına müdahale olarak algılayabilmektedir.

Kitabın bölümlerine bakıldığında her bölümün yazarı farklı gibi duruyor. Özellikle de Özdemir İnce'nin, Cumhuriyet Demokrasi Laiklik yazısında ülkemizin fazlasıyla irdelenmesi, kitabın demokrasi konusunu içeren makalelerden oluştuğu kanısı uyandırdı. Ancak google de bile kitap hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmamasından dolayı yanılıyor da olabilirim. Her ne olursa olsun, sonuç olarak doyurucu bir kitap. İnsanın aklına bir çok soru işareti getiriyor.

Umarım anlatabilmişimdir. Bu tür konulara merak duyanlar için güzel kitap. Sıkılmadan okuyacağınızdan eminim.

Son söz; yazıyı buraya kadar okuma başarısı gösteren annelerin anneler gününü kutlarım. Senede bir gün değil her gün sizin olsun.

Tanıtımdan;
Peki saf Atinalıların şu bin yıllık icadı demokrasi ne durumda dersiniz? Atinalılar için demokrasi, o dönemin toplumsal ve siyasal koşullarında, halk için halk tarafından yönetilen bir halk iktidarını ifade ediyordu. İyi niyeti kanıtlanmış insanların samimiyetle, içten pazarlıklı bazılarının da iyi niyetli görünme adına ileri sürdükleri bir görüşle sık sık karşılaşıyorum. Bu görüşe göre, gezegenimizin büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu korkunç durum yadsınamaz bir gerçekse de, kişi haklarına tam anlamıyla ya da en azından tatmin edici bir biçimde saygı gösterilmesini sağlamak ancak genel bir demokratik sistem çerçevesinde mümkündür.
Jose Saramago